Arjantinli yazar Ernesto Sábato'nun 1948’de yayımlanan ilk romanı Tünel, Martin Casariego’nun kitabın öndeyişinde de belirtildiği üzere dilin sarsıcı, kuru, kesin şekilde kullanıldığı, varoluşçuluktan etkilenilmiş bir metin. Aşk, takıntı, kıskançlık ve ölüm temalarını işleyen romanda yazarın “patlamak üzere olan bir yanardağ”ı tanımladığını görüyoruz.
Bu anlamda okurlar olarak bir yandan ne zaman gerçekleşeceğini bilmediğimiz cinayeti beklerken öte yandan alaycılık, saldırganlık ve sivri dillilik gibi anlatım özellikleriyle bezenmiş bir metni okuyor ve karakterin ruh dünyasına giriyoruz. Tünel “farklı şekilde kurulmuş bir cinayet romanıdır” diyebiliriz. Cinayet en başında söyleniyor, anlatıcının katil olduğunu biliyoruz. Ancak bu cinayetin ne şekilde gerçekleşeceğini bilmediğimizden tetikle kalarak okumaya devam ediyoruz. Bu noktada şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki bir cinayetin katilini ve maktulünü yeteri kadar tanımasak
bile o cinayetin işlenme şekli bizde belli bir merak uyandırabilir. Üçüncü sayfa
haberlerinin, suç araştırma ve kayıp bulma programlarının ve benzer içeriklerin insanları çekmesi bu
yüzdendir. Yani aslında “katil kim?” sorusu daha klasik bağlamda kendine yer
bulan bir soruyken cinayetin nasıl işlendiği ve katilin o noktaya nasıl geldiği de bir o kadar ilgi çekicidir. Biz de Tünel’de, hakkında sadece
katil ve ressam olduğunu bildiğimiz bir anlatıcıyı dinlerken cinayete sebep
olan şeyin ne olduğunu aslında ufak ufak çözmüş, karakteri çözümlemiş oluyoruz.
Bu anlamda benim
romanda en beğendiğim yön anlatıcı karakterin üslubuydu. Bir anti-kahraman Castel. Rahatsız edici, zaman zaman -özellikle umutsuz anlarımızda- kapıldığımız ruh hallerini de yansıtabilen, çok derin kırılganlıkları olan, paranoya ve kıskançlığı ileri
boyutlarda yaşayan bir başkarakter…
Benim
okurken sürekli düşündüğümse Juan Pablo Castel’in narsisizm ile ilgili çok fazla
özellik barındırdığıydı. O yüzden bunları sizlerle paylaşmak istedim. Bu arada,
sözüm yanlış anlaşılmasın, Castel klinik düzeyde bir narsisttir veya yazar
karakter yaratımında narsisizmi işleme amacı gütmüştür demiyorum. Anlatıcı
karakterin çok fazla narsistlik özellik barındırdığını gördüğümü söylüyorum. Daha
sonra konu ile ilgili makaleleri taradığımda aslında yanılmadığımı görmüş oldum.
Ancak yine de anlatıyı sadece psikiyatrik boyutta ele almak sığ kalabileceğinden
bu şekilde bir not düşmek istedim.
Castel’de
gözlemlenen özelliklerin en başında narsistik kırılganlık var.
Castel
utangaç, içe kapanık, alıngan ve hassas yönüyle öne çıkıyor. Ama iç dünyada
büyüklenmeci fantezilere sahip. Anlatan ve olayı yaşayan olmak üzere iki farklı
eksende onun bu iki yönünü görüyoruz. Fikirlerini, olup bitenler üzerine yaptığı yorumları, mantık yürütmelerini büyüklenmeci tavrıyla gerçekleştirirken olay içinde
aktardığı konuşmalarda daha korkak ve içe kapanık hali öne çıkıyor. Büyüklenmeci
tavır özellikle kendisini kimsenin anlamadığına olan inancında doruğa çıkıyor.
Kıskançlık da bu durumun bir sonucu aslında. Kendisini anlaşılmayan, öteki
olarak konumlandırırken rakip konumundaki diğer herkes onun için bir tehdit ve
Maria’yı da bu sebepten kıskanıyor. Ama öfkeleri içsel. Kırgınlıkları var.
Kendini yanlış anlaşılmış bir dahi olarak görüyor.
Burada
büyüklenmeci benliği açmak lazım.
“Önünde sonunda ben de diğerleri gibi
etten kemikten, saçtan tırnaktan bir insanım ve benim, üstelik de benim, bazı
özel niteliklerim olmasını beklemelerini çok adaletsiz buluyorum.”
Kendini hem
üstün gören hem öyle görüldüğünde kendini sıradanlaştırmaya çalışan ve bu şekilde
narsistik bir çelişki yaratan bir tip.
Bunu
eleştirmenlerden bahsederken de yapıyor. Onlar için hem “şarlatanlar” diyor,
hem de eserlerinde “felsefi derinliği olan bir şey” bulduklarını belirtiyor.
Sonra da "ben sadece bulanık bir manzara görüyorum" diyerek sanatını
normalleştiriyor ki böylece diğer kişilerin olası saldırıları halinde yaşayacağı
hayal kırıklığının önlemini de alsın. Hatta belki de burada okuru manipüle
ediyor! “Bakın benim sanatım hakkında bu ifadeler kullanılıyor, değerli kabul
ediliyorum. Ben özelim, felsefi derinliği olan eser ürettim. Ancak bunlar
umurumda değil.”
Kendini
övenleri, kendini değerli bulanları aşağılamak da narsistik bireyin
özelliklerindendir. Kendi değerine içten içe asla güvenmediğinden kendisine derin sevgi duyduğunu hissettiği bir bireyi hakir görmeye
eğilimlidir. Bu yüzden her zaman özel olduğunu hissetmek ister.
Castel’in özel
olma isteğini ilerleyen satırlarda da görüyoruz. Sergilerden neden nefret
ettiğini açıklarken ortaklıkların, toplulukların, aynılıkların kendisini rahatsız
ettiğini belirtiyor. Hatta duyduğu derin yalnızlık içinde kendine yakın bulduğu
psikanalist Prato’nun da başta özel olduğunu düşünür gibi oluyor ama onu diğerleri
ile birlikte kendisini izlerken görünce yine “onlara karşı biricik ben” masalına
geri dönüyor.
Maria’ya söylediği
şu söz de onun kendini özel biri olarak kabul etmesinin bir dışa vurumu gibi:
“Hissediyorum
ki benim yapacağım bir şeyde çok önemli bir rol oynayacaksınız, ama bunun ne
olduğunu henüz bilemiyorum.”
Bu söz aynı
zamanda karşıdaki insanı manipüle etmeye yarayan bir teknik. Bu sözü duyan biri öncesinde
konuyla ilgili hiçbir düşüncesi olmasa bile özellikle empat özellikler
sergileyen biriyse karşısındakinin hislerine ortak olma adına söyleneni aklına bir
tohum gibi ekerek inanmaya başlar.
Dikkat
çekici bir başka ifade Castel’in herkesin kibirli olduğuna inanması. Bu durum gerçekten
vurucu, çünkü narsist kişilerde kendi olumsuz özelliklerini bir başkasına mâl
ederek benliği korumaya yönelik ciddi bir savunma mekanizması dikkat çeker.
Castel de kibirle ilgili ifade ettiklerinde aslında bunu yapmaktadır.
Castel’de
narsisizmi anımsatan diğer bir yön aşağılanma hassasiyeti. Narsistik bireyler en
ufak eleştiriyi bile yok edilme tehdidi olarak algılayabilirler. Castel
dünyanın korkunç bir yer olduğunu düşünmektedir. Bu tümevarım kendi
kırılganlığından ve aşağılanma hassasiyetinden kaynaklanmaktadır. Aşağılanma
hassasiyeti yüksek olan kişilerde öfke de çok hızlı yükselir. Bunun Castel’de
de ölümcül daha doğrusu öldürücü bir noktaya vardığını görüyoruz. Anlatıcı belirsizlikten
nefret ettiğini belirtir. (s. 45.) Çünkü belirsizlik benlik algısında bir
boşluk gibidir. Bu da aşağılanma hissini tetikler. Castel bu yüzden kendisini
mutsuz da etse ayrıntılara takılmaya, sorgulamaya devam eder. Maria’nın sözleri
içinde sürekli detaylara takılarak çıkarımlar yapar. Aşağılanma hissi değersiz
hissetmeyi, değersiz hissetmek de öfke yaratarak yok etme arzusunu tetikler.
Castel’deki
diğer bir özellik empati eksikliği. O insanları kirli, sığ ve aptal
bulmaktadır. Ayrıca Maria sadece resmindeki manzaraya uzun uzun baktığı için
onun kendisini anladığını varsayar. Varsaymak burada, meselenin aslından öte
kendi görmek istediğini görmek, şeklinde yorumlanmalı. Hatta Maria’nın tek
başına “ayrıksı” durması Castel tarafından onun kendisini anlayacağını kurgulamasına
neden olur. Yine Maria üzerinden örneklenebilecek diğer bir davranış Castel’in
Maria’yı ayrı bir birey olarak değil, kendi anlamının kaynağı, kendi
anlamının açıklayıcısı olarak kabul etmesidir. Maria bir araçtır. Castel onun
duygu dünyasını dikkate almaz.
Romanda
karakterin en dikkat çekici narsistik tavırlarından biri de idealizasyon-devalüasyon
döngüsü. Aslında bu karakterin kendini küçültmek (bazen aptal gibi hissetmek) ve kibir
arasında yaşadığı çelişkinin diğer insanlar karşısında kendine yer bulmuş hâli gibi. Castel
Maria’yı idealize eder, onun kendisini anlayan tek kişi olduğunu düşünür.
Ardından ufacık bir hareketi, sözlerindeki bir belirsizlik nedeniyle onu “Fahişe”
olarak nitelendirir, bunu yüzüne de söyler. Sonra yeniden af dileme isteği ile gelir,
hatta onun ayaklarına kapanmak ister. Tüm bu tutarsızlıklar onun içindeki bölünmeden
kaynaklanır. Zaten bu bölünmeyi kendisi de ifade eder. Bir sözü söylerken öte
yandan kendini dışarıdan izlermiş gibi olana bitene hayret etmesi bu
bölünmüşlüğün bir sonucu.
“İçimden,
benden daha cesur olduğu su götürmez bir ses şu inanılmaz derecede aptalca
soruyu sordu.”
Castel’de
öne çıkan diğer bir narsist özellik sahiplenme ve nesneleştirme. Castel için
Maria bağımsız bir özne değil, Castel'in benliğinin aynası olması suretiyle sahip olacağı bir nesnedir. Bunun, bedensel birleşme isteği ile de dışa vurduğunu
söyleyebiliriz. Her ne kadar Castel bedensel birleşmeyi aşkın bir garantisi
olarak algıladığını söylese de sonrasında Maria’nın her davranışını şüpheli
bulmak suretiyle güvensizlikten yine de kurtulamaz. Güven duygusu Castel’de
kendine bir türlü yer bulup barınamaz. Ve o bunun Maria ile ilgili olduğu yanılgısında ısrar eder.
Başkarakter Juan Pablo Castel’i
cinayete götüren en ölümcül yönü paranoyak kıskançlıktır. Kıskançlık
narsist kişilerde sadece sevgi yoksunluğu veya kaybetme düşüncesinden ötürü
görülmez. Daha çok benlik bütünlüğünün yok edilmesi korkusundan doğar. Bu
korku onu kendi varsaydıklarını gerçek olarak görmeye iter. Castel'in Maria hakkındaki iddiaları asılsız kuşkulara dayanır. Aslında cinayet, bu kuşkuları da dindirecek tek çaredir. Çünkü Castel Maria hayatta olduğu sürece döngüden çıkamayacağının da farkındadır.
Kapalı devre
benlik sistemi, Castel’de çarpıcı şekilde yer bulur. Tünel metaforu da zaten bunun
sonucunda ortaya çıkar. Sürekli kendi içinde devinen, dışarıda bir umut ışığı
bulamayan Castel’in dipsiz karanlığı, Maria’da bir ışık görmesiyle aydınlanır gibi
olur. Ancak Castel Maria’yı hiçbir zaman gerçekten görmez. Yalnızca kendi tünelinin
duvarlarına yansıyan gölgelerle meşguldür.
Bu özelliklerin
yanında romanın kıskançlık ve paranoyayla birlikte dikkat çeken diğer bir
teması olan takıntıya değinmek gerek. Özellikle Castel’in sergide Maria’yı ilk
gördüğü günden sonra aylarca onunla karşılaşma kurgusu yapması çok takıntılı
bir tavır olarak görünüyor. Aynı şekilde onu T. Şirketinin yakınlarında beklediği
kısım da nasıl bir takıntıya sahip olduğunu göstermesi bakımından önemli. Yine
de ilk konuşmalarında anlaşılmama korkusu yüzünden anında oradan kaçmaya
girişmesi, bu derece beklediği bir insanı bulmuşken bir anda dürtüsel bir
şekilde onu bırakmaya girişmesi de Castel’in her duyguyu ne kadar uçlarda
yaşadığını bize gösteriyor.
“Yanıldığımı
görüyorum. İyi günler.”
diyerek aslında
Maria’yı bir sonraki adımı atmaya zorlayan bir hamle yapar.
Romanda aldatılan
erkeğin, Allende’nin kör olması da ironiktir. Erkek kör olmayıp aldatıldığının
farkında olmasa aslında bu defa mecazi olarak kör addedilebilirdi. Burada da
akla şöyle bir soru geliyor: Acaba bir şeyleri anlamayacak kadar kör olan
birini aldatmak mı yoksa gerçekten kör birini aldatmak mı daha acınasıdır?
Roman ile ilgili
yazılan makalelere göz attığımızda benzer şekilde değerlendirmelerin
yapıldığını söyleyebiliriz.
Marcin Kazmierczak, Ernesto’nun Tünel’inde Narsisizm ve Dayanıklılık başlıklı çalışmasında benzer
tespitlerde bulunuyor. Burada tünel kavramını Castel'in Maria ile olan ilişkisi
sonucunda daralan, karanlık ve çıkışsız bir bilinç alanı olarak yorumluyor ve tünelin psikolojik daralmayı temsil ettiğini ifade ediyor. Castel Maria’nın kendisinden
bağımsız bir varlık olduğunu kabul edemeyerek sonunda şiddete yöneliyor.
Castel’in
yalnızlığı, modern bireyin yalnızlığı aynı zamanda. Tünel, bireyin kendi
bilincine kapanması. Narsisizm ise modern insanın yabancılaşmasının, kendine kapanmasının,
diğerlerini kendini gösterecek bir ayna olarak görmesinin bir sonucu diyebiliriz.
Başka bir
makale Mirta Corpa Vargas’a ait. Ernesto Sábato’nun Anlatılarında Narsistik
Bağlanma başlıklı makalesinde Corpa Vargas, yazarın üç romanından hareketle
onun okurla kurduğu libidinal ilişkiye dikkat çekiyor. Otobiyografik izler taşıyan
anlatılarda okur metne libidinal bir bağla çekiliyor.
Ernesto Sábato ilk önce bu eseri üçüncü kişi anlatımla yazmış ama okuru Castel’in
zihnine çekmek için daha sonradan birinci kişiye döndürmüş. Bu teknikle okurda
da narsistik bir çekim yaratmak amaçlanmış. Okur karakteri hem yargılar hem de
onunla özdeşleşir. Yazar bu şekilde okurun lidibosunu yönlendirir. Okur da
metni yorumlama bağlamıyla onun ortak üreticisi haline gelir.
Romana bir narsistik
anlatı olarak bakacak olursak şunları fark ettiğimizi söyleyebiliriz:
- Okuru
metnin yapısına dahil ederek onu işbirlikçi kılar.
- Yazar
kendi benliğini metne yansıtır ve karakterler de yazarın uzantıları halini
alır.
- Yazarın
libidosu karakterlere, karakterlerin libidosu okura, okurun libidosu da metne
geri döner.
- Özellikle okuru
yargılama-özdeşleştirme uçları arasında salındırmak narsist anlatının en önemli
özelliğidir.
Corpa Vargas,
yazar ile karakter arasındaki özdeşliklere dikkat çekerken Sábato’daki
narsistik özellikleri “çocukluk yalnızlığıyla” ilişkilendirir. Yazarın çocuklukta
yaşadığı içe kapanmanın yetişkinliğinde narsistik bir yaratıcı enerjiye dönüştüğünü
ifade eder. Biz de Castel’in sarf ettiği
“Bazen senin
yanında kendimi bir çocuk gibi hissediyorum.” (s. 66) sözüyle tüm bu narsistik özelliklerin
çocukluğa temas ettiği gerçeğini hatırlıyoruz.
Sonuç olarak,
Juan Pablo Castel, Ernesto Sábato’nun ilk romanının ilk narsistik karakteri
olma özelliği taşıdığı için de önemlidir. Edebi anlamda narsistik özellikler
taşıyan bu anti kahraman, varoluşçu yalnızlık, kırılganlık ve paranoya ile
zenginleştirilmiş çok katmanlı bir kişilik yapısı sergiler. Sonunda benlik
bütünlüğünü korumak adına, gerçeklerle yüzleşmekten kaçar ve inandığı doğruları
yalanlatmamak için aynayı kırmayı, Maria’yı yok etmeyi seçer.
Referanslar:
SABATO, Ernesto. Tünel, Ayrıntı Yayınları, 2000.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder