Bağlanıp Yok Olmak veya Kaçıp Saklanmak: Âşıklara Yer Yok üzerine

.


Tarık Tufan, romanlarında yaptığı zekice çözümlemeleri en uygun sözcüklerle taçlandırarak okurunu hayretle gülümseten bir isim. Yazarın son romanı Âşıklara Yer Yok, her satırında dikkatimin daha da arttığı bir roman oldu.  Yazarın karışık sırayla okuduğum kitapları içinde altıncısı ve okuduklarım içinde en beğendiğim romanı. 


Roman, başkasına âşık olan birine, yani Firdevs’e, karşılıksız duygular besleyen Orhan’ın bu uğurda çok şeyini kaybedip de kendini Saklıkuyu isimli bir sayfiye kasabasında bulması ve orada bulunuşunu sorgulamasına dayanıyor. 


Romanda karşılıksız duyguların ve imkansızlıkların aşklarını daha da şiddetlendirdiği karakterlerin gerçeklere tutunamayışı ve bir bir yok oluşu insanın içini burkuyor. Tüm bu acıklı hikayeler bir dizi soruyu da beraberinde getiriyor: Gerçeğe temas etmeyen duygular ne kadar aşktır? Eğer bu aşksa aşkın gerçekle hiçbir işi yok mu? 

İmkansız olan her duygu aşkın bağlılığını ve aşırılığını mı taşır? 


Romanda olaylar Orhan’ın ağzından verildiği için Firdevs’in Fırat’a karşı hislerini yüzeysel olarak biliyoruz. Öğrenebildiğimiz kadarıyla Firdevs’le Fırat arasındaki ilişkinin hastalıklı olduğunu söyleyebiliriz. Bunu zaten Firdevs’in psikiyatrından aktardığı sözlerden de öğreniyoruz. (s. 223) Orhan’ın Firdevs’e karşı hissettikleri de benzer şekilde hastalıklı: Duyguları ve ilgisi karşılık bulamadıkça şiddetlenir ve en sonunda dağılmasına neden olur. Bunun sebepleri üzerine çok bir şey söylemek mümkün değil. Orhan’ın hüzne meyyal kişiliği belki bir gerekçe olarak gösterilebilir. (Öyle ki bu noktada Belkıs Teyzesinin Orhan’a küçükken söylediği sözler akla geliyor: “Sen küçükken bir gün sahilde yürüyordun, ağzını kocaman açmış gülümserken dalgınlıkla yolunu şaşırmış minik bir yağmur bulutunu yuttun, o günden beri yolunu şaşırmış yağmur bulutları gibi gözlerin hep ağlamaklı bakıyor.” (s. 128-129)


Romanda aktarılan hikayelerde hastalıklı bağlılıkları yüzünden hayatları mahvolanlar sadece Orhan ve Firdevs değildir. Ahmet Hilmi Bey, Ahmet Hilmi Bey’in Mantıku’t-Tayr’dan aktardığı hikayedeki derviş, Belma, Vedia Sultan’ın şehzade ağabeyi Murat Aziz ve Defne’nin anne ve babası aşkları, bağlılıkları ve yaşadıkları imkansızlıklar yüzünden hayatları mahvolan diğer kişilerdir.


Kitabın 19. bölümü olan Boyalı Kuşlar Irmağı Uruguay’ın yerel dildeki karşılığı. Ahmet Hilmi’nin oğlu Alper için kurduğu gelecek planlarından kaçarcasına kendisini özgürlüğün kollarına atması ve ölümüyle sonuçlanan sürecin bu bölümde anlatılması yersiz olmasa gerek. Özellikle Uruguay’ın “Özgürlük ya da Ölüm” sloganını benimsemesi karakterlerin bağlanmak-acı çekmek-özgür kalmak arasında gidip gelen durumlarına çok uygun. 


Sadece Ahmet Hilmi’in oğlu Alper’in değil, geçmişin bağlarından kurtulamadığı için acı çeken Firdevs’in, Firdevs’ten karşılık bulamayan Orhan’ın hatta işine ve hukuka bağlılığından sahaflığa geçerek kaçan Ahmet Hilmi’nin de durumları bu slogana uyuyor. Ölgün bir kasabada bir araya gelen karakterler bu dünyanın bağlarından kopmayı ve özgür kalmayı umuyor gibidirler bana kalırsa. Orhan “bir gün Boyalı Kuşlar Irmağına ben de gidebilir miydim?” diye sorarak zarar verici bağlılıklardan sıyrılma isteğini ortaya koyar gibidir. 


Saklıkuyu ismine gelecek olursak bunun eski bimarhane bahçesinde kuyuya dayandığını söyleyebiliriz. Orhan’ın kabuslarında kuyu ile ilgili karanlık imgelere rastlarız. Bu yönüyle kuyu bilinmezlik ve bilinmezliğin huzursuzluğunu çağrıştırır. Bunun yanında karakterlerin hüzünlü öykülerini derinlerinde gizlercesine orada, orta yerde durmaktadır. Eski bimarhane binasında yaşayan Defne, Belma ve Ahmet Hilmi birbirilerinin hüzünlü hikayelerini bilip bunları yadırgamadan gizleyen ağzı kapalı birer kuyu gibidirler. Hayatlarını alt üst etmiş olaylardan kaçarak bir kuyunun sükunetine sığınmış ve ölmeden önce ölmüşlerdir.  


Romanda kaçış olgusu birçok karakter ile somutlaştırılmış. Fırat Firdevs’ten, Firdevs Orhan’dan, Orhan kendinden, Ahmet Hilmi bağlılıklarından, Alper babasından, Erkut hayattan kaçmıştır. Kaçıp saklanmak birçok şekilde mümkündür. Bunlardan biri de ölmektir. Halk dilinde bir karşılığı “saklamak” olan “ölüyü gömmek” de Saklıkuyu’daki kimsesizler mezarlığı ile kendine yer bulur. Ahmet Hilmi’nin ve Belma’nın sevdiklerini saklayan mezarlık, babasını hiç tanımamış Defne’nin kimsesizliğini ve yalnızlığını unuttuğu ve sık sık ziyaret ettiği bir mekandır. 


Karakterlerinin hemen hemen hepsinin sancılı bir bağlılık ve çaresizce gerçeklerden kaçış ile sıkı bir ilişkisi olduğunu görmekteyiz. Bu açıdan bakıldığında romanda en sağlıklı ruh haline sahip kişinin Defne olduğunu söyleyebiliriz. Ruhunun karanlığı ve karmaşıklığı yüzünden gerçeklerle bağı kopmuş olan Orhan’a hayat veren aydınlık bir ışık gibidir Defne. Tamamiyle gerçektir ve bunca kör edici bağlılığın ve karamsarlığın içinde okuyanlara gerçeğin güzelliğini haykırmak ister gibidir. Toksik değildir: Kendisine yönelen ilgiyi Firdevs ve Fırat gibi perçinlemek isteyip de oyunlara başvurmaz. Karanlık suların kıyısında çiçeklerle donatılmış bir limandır o; kendisine yardım isteği ile sığınan kimseyi geri çevirmez. Ne var ki ona göre Orhan’ın Firdevs’i unutması da mümkün değildir. 


Orhan Firdevs’e ait olduğunu düşündüğü mezara Firdevs’in kolyesini bıraktıktan sonra Defne şu sözleri söyleyerek düşüncesini açıklar:


“Sen bir hayale âşıksın Orhan. Bu kadar güçlü bağlanmanın sebebi de bu. Gerçeklik aşkı er geç öldürür. Hayal ise ölümsüzdür, sonsuza dek sürer. Gerçekliği zehirli otlar gibi saran imkânsızlıklar, hayallerin içinde birden yok olur ve kendini bir çiçek tarlasının içinde bulursun. Orada herkes için umut vardır. Senin içindeki aşk da böyle. Firdevs senin için asla ölmeyecek.”


Bu romanda en hoşuma giden ve beni hikâyeye sıkıca bağlayan şey mekân ve mekânın verilişi oldu. Aynı duyguyu Şanzelize Düğün Salonu’nda da yaşamıştım. Bence yazar yine çok başarılı ve konuya uygun bir atmosfer oluşturmuş. 


Yazar daha önceki kitaplarında olduğu gibi burada da önceki romanlardaki karakterlerinin isimlerine yer vererek bizi gülümsetmeyi başarıyor. Kaybolan’daki Sonay, Mert ve Hakan’ı; Şanzelize Düğün Salonu’ndaki Baki Semih’i görmek eski mahallemizde dolaşmak gibi bir his yaratıyor. 


Yazarın okumadığım diğer romanlarını okurken bir yandan da yeni romanını bekliyor olacağım. 

Hiç yorum yok: