Mâsivayı Terk Etmek


Anladım ki sûfiler söz ehli değil, hâl ehlidir. Bense tasavvufun öğrenmekle elde edilecek bölümünü elde etmiştim, geriye işitmekle ve okumakla değil, tasavvuf yoluna girip pratiğini yapmakla (zevk ve sülûk) elde edilecek bölüm kalmıştı. Dinî ve aklî ilimlere dair araştırmalarımda edindiğim bilgiler sayesinde ben, Allah'a, peygamberliğe ve ahiret gününe kesin olarak inanıyordum. Bu üç iman ilkesi bende iyice sağlamlaşmıştı. Ama bu, delillerin sistematik bir sıralamaya tabi tutulmasıyla değil ayrıntılarının sayılması mümkün olmayan sebep, karine ve deneyimlerle gerçekleşmişti.

Yine anlamıştım ki takva sahibi olmadan ve nefsi heva ve hevesinden uzaklaştırmadan ahiret mutluluğunu umamam. Bütün bunların başı ise aldanma yurduna sırt çevirip sonsuzluk yurduna yönelerek ve himmetini tamamen Allah’a yönelterek kalbin dünya ile ilişkisini kesmektir. Bu ise ancak mevki-makamdan ve maldan yüz çevirmekle ve dünyevi meşgale ve ilişkilerden kaçmakla gerçekleşebilir.


Sonra hâllerimi gözden geçirdim ve dünyevi ilişkiler içine battığımı ve ilişkilerin beni dört bir yandan kuşattığını fark ettim. Amellerimi gözden geçirdim. İçlerinde en iyisi ders vermek ve öğretmekti. Ne var ki ahiret yolu için faydası olmayan, gereksiz bazı ilimlerle uğraştığımı gördüm. Sonra ders verirken nasıl bir amaç güttüğümü düşündüm. Bunu da Allah rızası için değil, mevki-makam ve şan-şöhret elde etmek için yaptığımı fark ettim. Sonuçta anladım ki yıkılmaya yüz tutmuş bir uçurumun kenarındayım, hallerimi düzeltmekle uğraşmazsam ateşe düşmek üzereyim. 


Henüz gireceğim yolu seçme aşamasındayken hallerim üzerine bir süre daha düşünmeye devam ettim. Bir gün Bağdat'tan ayrılıp bu halleri terk etmeye karar veriyordum, ertesi gün kararımdan vazgeçiyordum. Bir ileri, bir geri adım atıyordum. Sabahleyin ahiret yoluna yönelme isteği uyanıyor, akşamleyin nefsin askerleri bir hamle yapıyor ve bu isteği yok ediyordu. Dünyada nefsin arzu duyduğu şeyler beni zincirlerle Bağdat'ta kalmaya zorluyor, iman tellalı ise, “Yolculuk, yolculuk! Az bir ömrün kaldı, önünde çok uzun bir yol var. Sahip olduğun ilim ve amel baştan aşağı gösteriş ve hayalden ibaret. Tam şimdi ahirete hazırlanmaya başlamazsan ne zaman başlayacaksın. Bu ilişkileri şimdi kesip atmazsan ne zaman keseceksin" diye çağırıyordu. O zaman Bağdat'tan ayrılma isteği uyanıyor ve kesin karar veriyordum.


Sonra şeytan gelivererek şunu fısıldıyordu: Bu geçici bir haldir, sakın ha peşine düşme. Çünkü çabucak geçiverir. Ona boyun eğer de sahip olduğun mevki ve makamı, kargaşadan uzak düzenli hayatını ve düşmanların saldırısından uzak güvenliğini bırakırsan bir süre sonra aklın başına gelir de tekrar eski haline dönme imkânı bulamazsın.


Altı ay kadar dünyevi arzular ile uhrevî düşünceler arasında gidip geldim. Bu tereddüt, h. 488 (m. 1095) yılının Recep ayında başladı. O ay içinde iş, seçme sını- rını aşıp zorunluluk sınırına dayandı. Çünkü Allah dilimi bağladı. Ders veremez olmuştum. Bana gelip gidenlerin gönüllerini hoş edebilmek için (hiç olmazsa) bir gün güzel bir ders yapmaya çalışıyordum ama nafile! Dilim tek bir kelime söyleyemiyordu, söylemeye takatim yoktu. Neticede dilimdeki bu tutukluk kalbimde öyle bir üzüntüye yol açtı ki sindirim zorluğu çekiyordum, yediğim yemek, içtiğim su boğazımdan geçmez olmuştu. Tirit bile yiyemiyordum. Bir lokmayı bile sindirmekte güçlük çekiyordum. Bütün bunlar beni iyice dermandan düşürdü. Doktorlar artık tedaviden ümitlerini kestiler ve, “Bu, kalbe inen ve bütün vücudu etkileyen bir derttir. Bunun kafaya takılan sıkıntıdan kurtulmaktan başka bir tedavisi yoktur" dediler.


Çaresizliğimi iyice hissedip hiçbir seçeneğim kalmayınca zorda kalmış çaresiz biri gibi Allah'a sığındım. Çaresiz kulları kendisine dua edince dualarını kabul eden Allah benim duamı da kabul etti ve mevki makamdan, maldan, çocuklardan ve arkadaşlardan yüz çevirmemi kolaylaştırdı.*


*Gazâlî, Arayışlar Kitabı, İlke Yayıncılık, 2015, s.52,53,54.

Hiç yorum yok: